29 Eylül 2010 Çarşamba

Onlar kelime değil şarkı

İlginç bir şey oldu bu gün paylaşmak istedim.

Kızım konuşmadan önce şarkı söylemeye başladı. Popüler şarkılar, incecikten bir kar yağar tozar Elif diye, ninniler, çocuk şarkıları... İlk şarkısı Ali babanın çiftliği idi. Şarkıyı ben söylerdim ve ister karıştırıp söyleyeyim, ister sırayla... kedi dediğimde miyav, köpek dediğimde hav, arı dediğimde vız derdi  daha yaşına varmamışken.

Bülbül gibi şakıyordu şakımasına da, hani konuşmak? Yok!

Bu gün okulda öğretmeni bir parça okumuş sonra da sınıfa sormuş "bu bir masal mı yoksa öykü mü?" diye... Elif' in parmak havada sınıf susuyor. Öğretmen söz verince cevabı yapıştırmış "öykü" diye.

Öğretmeni akşam bana sordu "biliyor mu yoksa attı da tuttu mu?" diye. Ben de Elif' e sordum. Cevap ilginçti.

- "Mış" demiyor, "du" diyor.. öyleyse öykü, masal olsa "mış" derdi...

Haydi bakalım... Günlük yaşamda olanlar öykü, olağanüstü olanlar masal diye anlat istersen. Ya da masal kipi ile öykü kipini tanımla...

Dilimizin, ve bütün dillerin şarkısı var aslında. Benim kızım konuşmaları şarkı gibi algılıyor, tonlamalar şarkı gibi, kimi zaman sevinçli, kimi zaman üzgün, kimi zaman kızgın...Şarkımızı duyan var mı?

28 Eylül 2010 Salı

İlaç tedavi mi?

Bilmiyorum...

Bütün bu dönem boyunca ilaç öneren çok oldu. Bu ilaç ne işe yarayacak, neden veriyorsunuz şimdi bu ilacı sorularıma ise hiç tatmin edici cevap almadım. Çoğu zaman sadece "sakinleşsin" diye dediler. İyi de benim kızım hırçın değil... Olsun bir sakinleşsin... Hayır sakinleşmeyecek!

Kabul ediyorum, ne yapacağını bilememek anneleri asabileştiriyor. Kolay değil kimi zaman nefes alamıyor insan. Bu durum çocuğumuza da yansıyor . O sinirli, biz sinirli... Bunu mu kullanıyorlar?

Peki bu ilaçların etkileri? Ya yan etkileri? Bir diş tedavisi yüzünden on dört gün uyanamayan çocuk? Otistik midir sahiden acaba? Anne babası, hastaneye dava açmayı düşünüyorlar ama çocuk annesinin gözüne öyle bir bakıyor ki, acaba dava açmaları gereken gerçekten hastane mi yoksa ona o teşhisi koyup o ilacı veren mi diye düşünmeden edemiyorum. Bunun bir nedeni de bir başka çocuk...

Eğitim merkezlerinden birinde rasladım ona. Dersi bitmiş, annesi öğretmenle konuşurken bekleme odasına girmişti. O sırada kızım ve ben oyun oynuyorduk. Nasıl güzel bir çocuk... Yanıma geldi, ben de kucağıma aldım. "Sen de oynamak ister misin?" diye sordum gözlerine bakarak, başını salladı ve üçümüz oynamaya başladık. Birbirimizi gıdıklıyoruz, burunlarımıza biiip yapıyoruz... Derken odaya annesi girdi, ilaç vakti dedi ve çocuğun ağzına ilacı atıverdi. Beş dakika içinde o gülen oynayan çocuk gitmiş, donuk bakışlı bir robot gelmişti.

Otizm teşhisi konmuş, ilaç verilmiş, ilk ilaç epilepsi benzeri yan etki yapmış, yanına başka ilaç vermişler. O da denge ve odak bozukluğu yapmış yani kapıdan geçemiyor, pervaza çarpıyormuş. Bu üçüncü ilaçmış. IQ su 200' ün üzerindeymiş ama Einstein olsa ne olurmuş ki? Otistikmiş işte... Annesi ne günah işlemiş de tanrı bunu başına vermiş...

Daha fazla dinleyemedim. Kızımın elini tuttum ve orayı terk ettim.

Çocuklarımız tanrının bize verdiği cezalar değil, onlar bize hediye.. Sabrımız, sevgimiz, verecek emeğimiz, ayıracak zamanımız yoksa zaten çocuk bizim neyimize?

Ne yaptınız siz bu çocuğa?

Okulun ilk günü akşam üzeri aldığım tepkiydi bu. İyi anlamda allahtan :)

Uzun bir yaz tatilinin ardından geçen yıla göre çok daha bıcır bıcır, çok daha kendine güvenli, çok daha katılımcı oldu kızım.

Sevgi, sabır ve emek diye söyleyip duruyorum ya, meyve işte böyle olgunlaşıyor. Sadece benim sevgim, benim sabrım ve benim emeğimle değil, onun da sevgisi, sabrı ve emeği ile...

Yaz boyunca büyük bir disiplinle her gün 1.5-2 saat ders çalıştı, kitap okudu, test çözdü, öykü tamamladı... Bu yılın müfredatının temellerini öğrendi. Bilgi güç getiriyor, kendine böyle güveniyor. Yeterli olduğuna inanınca da kendini korkmadan rahatça ifade edebiliyor. Sabırla, sıkmadan, oyunla karıştırıp egzersiz, egzersiz egzersiz yani...

"Bu yıl ne verirsem anında cevap alıyorum" dedi öğretmenimiz. Helal olsun sana kızım, aferin sana...

17 Eylül 2010 Cuma

Bizi tanıştırır mısınız?

İşte size sihirli bir cümle :)

Bu soruyu sormak çok sonra aklıma geldi ancak "tabii olur hemen telefon açayım" diyen de çok az...

Terapistlerden söz ediyorum. Çocuğumuz için bir şeyler yapmasını beklediğimiz herkesi izledik. Hem kızımızın hırpalanmakta olduğunun farkında olarak hem de her ne yapılıyorsa belki geliştirebiliriz diye. Öyle ya gittiğimiz yer ders bitti zil çaldı denilen sınıf değildi. Bizim de evde yapmamız gereken ev ödevlerimiz olmalıydı. Bu maceralar sürerken uygulanmak istenen "tedavi" kimi zaman bizde alarm zillerinin çalmasına neden oldu. Örnekse ilaç tedavisi yapmak, oksijen vermek gibi... O zaman  "bu yöntemin başarılı olduğu başka vakanız var mı?" diye sorduk. Tahmin edebileceğiniz gibi cevap hep olumluydu. Peki bizi tanıştırır mısınız? İşte o zaman Nesrin Topkapı' ya taş çıkaran figürler izledik. Biz arkamıza bakmadan uzaklaştık, onlar da neden devam etmediğimizi hiç sormadılar. :)

Bundan sonra pek sık yazamayabilirim. Pazartesi günü okullar açılıyor. Tam zamanlı annelikten yarı zamanlı ev öğretmeni durumuna geçmem gerekiyor. Soru olur ise bilebildiğim kadarı ile, deneyimlerim ile cevaplamak mutlu eder.  

8 Eylül 2010 Çarşamba

Öööö geldi hem de çifte çifte...

Sabır tek başına gelen bir kavram değil, yanında tam zıttını sabırsızlığı da getiriyor. Bir bakıyorsunuz bir gün dev bir adım atılıyor, arkasından zınk diye yerinde çakılıyor hatta kimi zaman bir önceki adıma geri dönüyor. Sabırsızlanıyor hatta öfkeleniyorsunuz ancak bunu aksettirince işler iyice karışıyor. Ondan çok benim terapiye ihtiyacım var diye düşündüğüm o kadar çok an oldu ki..

Doktordan, psikiatrdan, pedogogdan, terapistten nefret edecek hale geliyor, her seferinde bir daha adım atmam diye yeminler ediyor yine de önerileri kulak ardı edemiyorduk. Bu arada bir de ÖÖG maceramız oldu.

İlk yarının sonunda öğretmenimiz "ne olur biri daha görsün ben de iletişim içinde olayım, belki bana yol gösterir" deyince akan sular durdu. Tavsiye üzerine düştük Ankara yollarına. Bu sefer karşımıza "Özel Öğrenme Güçlüğü" çıktı. Yani??

Yani standart olmayan herkes Özel Öğrenme Güçlüğü olabilir. Öğrenme önceliği farklı olan, çok zeki olan, acemi olan herkes. Teşhis peşindeyiz, etiket peşindeyiz ya, illa kategorize edeceğiz ya, bir kutuya hapsedeceğiz ya... Sinir bozukluğu ile çocuklar açısından bu kategoriye "ÖZGÜR ÖĞRENME GÜÇLÜĞÜ" adını vererek çıktık. Hala ne yapacağız sorumuza cevap yoktu. "Teşhisi koyduk biz rahatladık bundan sonrası sizin sorununuz" yaklaşımı devam etmekteydi. Ayrıca zaman gösterdi ki teşhis de doğru değil.

Bu sırada 1. sınıflar için bir kitap buldum. Okuduğumuzu Anlayalım... Tek cümle veriyor, sonra o cümleyle ilgili sorular soruyordu kitap. 15-20 sayfa sonra cümle sayısı ikiye çıkıyor, sonra üçe, dörde derken bir paragraf, iki paragraf...

Neden olmasındı, ne kaybederdim? Konuşurken bir cümle, arkadan iki soru.

- Elif bak yeşil gözlü kara bir kedi geçti.

- Ne geçti kızım?

- Kedi geçti.

- Gözleri ne renkti?

- Yeşil.

- Tüyleri ne renkti?

- Siyah.

- Yani kara!

- Ne gördük biz, ne oldu demin?

- Kara kedi geçti, gözleri yeşil.

- Tanrım şükürler olsun!

Şimdi okullu olduk...

Anlatmak istediklerimi aklıma geldikçe yazıyorum aslında, kronolojik sıra izleyerek değil, ancak haftaya 1. sınıflar okula başlayacak. Biz de ilk deneyimlerimizi sizinle paylaşalım istedim.

Öncesi bütün yaz "büyüdü artık bizim kızımız, aman da okula da başlayacak, okuma yazma öğrenecek, abla kız olacak" dolduruşlarıyla geçti. Elif hanım tutucu, yuvadan ayrılmak istemiyor... Okula gitmekten korkuyor.. Derdini tam anlatamadığından o panik, biz panik... Bir gün okulunu görsün tanısın diye okula götürdüm. Girdi, gezdi, sınıfının yerini, tuvaletin, yemek salonunun, kantinin yerini öğrendi. Çıtı çıkmıyor... Yolda arkadan bir ses geldi "Hedwig nerde kalıyo?"

Meğer Harry Potter gibi okula gidecek ve orada kalacak, bizden ayrılacak diye korkarmış.

Uzun uzun anlattık elbette, sabah servise bineceksin, okula gideceksin, orada arkadaşlarınla birlikte okuma yazma öğreneceksin, oynayacaksın, akşam da servise bineceksin eve geleceksin.

Yine de ilk gün pek kolay ayrılamadık. 2. gün de öyle... 3. gün kendi başına servise binip okula gidince kendini pek büyümüş hissetti. Bir hafta sonrasına kadar sadece...

İkinci hafta salı günü zil çalınca öğretmeni "Elif hadi sınıfa" demiş. Cevap "Ben gelmek istemiyorum!" Öğretmenimiz de yeni okula başladı, üzülmesin, ağlamasın diye ısrar etmemiş. Bir ders boyunca okulun içinde görevli eşliğinde gezmiş bizim küçük hanım. Kriz çarşamba günü patladı. Öğlen yemekten sonra çanta omuza alınmış ve "servis gelsin ben gidiyorum" buyurulmuş. Nuh diyor peygamber demiyor, sınıfa sokmak mümkün değil. Telefon açtılar...

Şunu söyledim. Tutun kolundan ve "Gir bakayım sınıfına.. Hemen!" diye sokun sınıfa. En fazla beş dakika ağlar ama bugün bunu yapmazsanız bir daha sınıfa sokamazsınız...

Tanrıya şükür öğretmenimiz gözü, gönlü, kulakları açık dünya tatlısı bir insan. Olumlu ilgi, olumsuz ilgi ayrımını da biliyor. Çoğu "sorunun" konuşmamaktan değil ilgi çekme isteğinden kaynaklandığını, meselenin öğretmeni arkadaşlarla paylaşamamak olduğunu çözünce sorun çözüldü. Aslında burada çoğu kilidi açan sözcük "normal". Konuşmayan, geç konuşan çocuk "anormal" değil, son derece normal artık. Normal davranmak her basamağı tırmanmayı çok daha kolaylaştırıyor.

6 Eylül 2010 Pazartesi

Kitap ve tuvalet fırçası yanyana buzdolabında duruyor...

Artık hangisiydi hatırlamıyorum uzmanlardan biri, okul öncesi Elif' in kavram ve kelime bilgisini ölçmek istedi. O ünlü kart kutuları çıktı ortaya ve "bu ne" soruları başladı. Hanımefendi gayet rahat sayıyor... O tren, tramvay, metro, yolcu gemisi, kuru yük gemisi, tanker, motoryat, kayık, yelkenli,  araba, yarış arabası, üzgün çocuk, korkmuş çocuk, sinirli çocuk, mutlu çocuk, sevinmiş çocuk, ağlamış susmuş çocuk... Detay detay ve detay.. Sonunda soracak kart kalmadı. Uzman şaşkın ben şaşkın... Ölçüm sonucu 10-11 yaş düzeyinde kelime ve kavram biliyor fakat bir türlü bir araya getiremiyor. Nasılsın? diye sorulunca cevabı basit bir iyiyim ya da hastayım değil "antibiyotik" oluyor. Ben hasta olduğunu antibiyotik almaya başladığını anlıyorum ama gel başkalarına anlat...

Sonra yine yol göründü bir eğitim merkezine, orada da her şey sil baştan, testler testler... Sonunda işe yarar bir durum belirlemesiyle ve öneriyle karşılaştık. Konuşsun diye can attığımızdan her şeyi ama her şeyi tüm detayları ile söylemişiz. Gemi dememiş, yolcu gemisi, kuru yük gemisi demişiz ve o da bunları kaydetmiş elbette. Şu var ki ilişkilendirmeyi becerememiş. Gemi üzerinde çok çok konuşmadan ağaçlara geçmişiz. Gemi ile meşe ağacı yanyana konmuş zihinsel bir rafa. Bu durumda haliyle tuvalet fırçası ile kitap da buzdolabı rafında yanyana... Aradığı sözcüğü bir türlü bulamıyor benim yavrum.

Sebze-meyve kategorileriyle kafa içindeki rafları düzenlemeye koyulduk.

- Elif' cim elma neydi?

- Apple!

- Hayır kızım sebze mi meyve mi?

- Meyve!

- Hah! Ohhhh!

Buradan başlayarak kelimeler ilişkilendirilmeye ve yerlerine oturmaya başladı. Ama çok yavaş, sabırla... Oyuncak ve kitaplar, etten mi sütten miler, kara taşıtları deniz taşıtları.. Çeşitlendirin çeşitlendirebildiğiniz kadar. Yalnız lütfen aynı gün değil. Sabırla, yavaşça, oynayarak...

Bu arada okula da başladı... Hayır bir özel eğitim kurumuna değil bildiğiniz ilkokula...